Sadece İrlanda'da Yaşanabilecek Bir Hikaye: Dublin'in Renkli Kapıları

Sadece İrlanda'da Yaşanabilecek Bir Hikaye: Dublin'in Renkli Kapıları
Önce notu düşelim. 3 Mayıs Pazar, 2020 ve saat 12:23. İstanbul’daki evimde oturuyorum, karantinanın artık saymayı bıraktığım bilmem kaçıncı günü, sokağa çıkma yasağı var.

Sabaha karşı hunharca yağan yağmur her ne kadar sabahın erken saatlerinde yerini güneşe bırakmış olsa da, şu an yavaş yavaş hızlanmaya başladı ve tekrar hükümdarlığını ilan ediyor. Benim için hava, zaten böyle olunca hoş.

İrlandalı yazar Glenn Meade, kendi topraklarının havasını şöyle anlatır Romanov Komplosu romanında:

""Gündüz kusursuz bir yaz günü gibiydi, şimdiyse tam bir kış gecesi. Hava burada hep böyle kestirilemez mi olur?" "Romalılar, İrlanda'ya bu yüzden Hibernia adını takmışlar, Kış Ülkesi anlamında..."

Yani neredeyse böyle dengesiz havanın olduğu bir gün.

Kendime pek sevdiğim bir İrlanda viskisi Jameson’un Caskmates'inden bir kadeh koydum, yağmurla beraber şiddetlenen rüzgar salonun camından içeriye doğru girerken ben onu uzun zamandır görmediğim bir misafirim gibi neşeyle karşılıyorum.



Bu neşe, bana biraz da komik birkaç tarihi efsaneyi hatırlatıyor ve onları dilim döndüğünce yazıya aktarmak istedim.

Konumuz İrlanda’nın ve özellikle başkent Dublin’in renkli kapıları.

İrlanda’ya gitmiş olsanız da olmasanız da, Dublin’in rengarenk kapıları herhangi bir haberde, yazıda, filmlerde mutlaka gözünüze çarpmıştır. Bu şirin, sanki belediye desteğiyle şehri biraz da turistlerin gözüne hoş gözüksün diye yapıldığını düşündürten renklerin arkasında çok daha farklı birkaç hikaye, şehir efsanesi bulunuyor.


Dublin'in renkli kapıları

Eğlenceli oldukları için ikisini de anlatmak isterim.

Öncelikle Moore ve Gogarty hikayesinden başlayalım.

George Augustus Moore, zamanının İrlandalı bir romancı, kısa öykü yazarı, şair, sanat eleştirmeni. Aslen ressam olmak istiyor ve 1870'lerde Paris'te sanat eğitimi alıyor ve hatta Emile Zola’dan çok etkilendiği biliniyor. Eserlerinin daha sonra İrlanda tarihinin yetiştirdiği en önemli edebiyatçılarından James Joyce’a ilham verdiği çok yazılır.



Gelelim Oliver St John Gogarty’e. Moore’un en yakın arkadaşı olmasının yanında, İrlandalı bir şair, yazar, kulak burun boğaz uzmanı, atlet, politikacı ve tanınmış bir konuşmacıydı.

Bu kadar farklı mesleklere sahip birinin eğlenceli olması kaçınılmaz tabii. James Joyce'un Ulysses romanında Buck Mulligan'a ilham kaynağı olduğunu da belirtelim, henüz okumadıysanız mutlaka okumalısınız. 1900’lü yılların başlarında bir yerlerde, bu iki renkli şahsiyet aynı zamanda iki iyi arkadaş.

Gogarty çok içiyor (şüphesiz bir İrlanda klasiği, viski ve bira), zaten yan yana oturdukları için de sürekli beraberler ancak Gogarty bar akşamlarını arkadaşından daha fazla kalarak biraz abartıyor. Her gece evine kör kütük ve epey gürültülü bir şekilde döndüğünde ise Moore’un kapısını açmaya çalışıyor kendi evi sanarak ve bu abartısız hemen her gece veya sabaha karşı gerçekleşiyor.

Sürekli barda takılmak ve eve geç dönmek aslında mesleği sanatçı olan ve sabahın köründe işine gücüne başlamayacak olanlar için pek sıkıntı olmasa da diğer işçiler için epey sıkıntılıydı.

O zaman çalar saatler, alarmlar olmadığı için İrlanda’da bu konunun çözümü için bir meslek bile vardı. Tak takçılar (knocker upper) diye çevirebileceğim bu mesleğin amacı, önceden söylemeniz durumunda sizi sabahın köründe işe gitmek için sızdığınız yataktan kaldırmaktı.


Taktakçılar

Ya büyük ve uzun sopalarla ikinci kattaki pencerenize tak tak vurarak size uyandırıyorlardı, ya da gençliğimizde plastik boruların içine yaptığımız kağıt topları birbirimize fırlatmamız misali, ahşaptan yapılmış içi boş çubukların içindeki bezelyeleri camlara üfleyerek fırlatıyorlardı. Cam kırılmıyor ama içerdeki akşamcıyı uyandırmak için yeteri rahatsızlığı sağlıyordu.

Sabaha karşı eve dönmeleri, henüz kendim dışarı çıkamadığım dönemlerden iyi bilirim. Babam, zamanının gerçek medyasında çalışan gerçek bir gazeteciyken, o dönemin bar akşamları iyi bilinirdi, hatta müdavimi oldukları Çiçek Bar’ın da hikayesini bir gün yazacağım. Hatta rahmetli Mazlum Göknal’ın bar hikayeleri hiç de Moore ve Dogarty’i hatırlatmayacak kadar eğlencelidir.

Velhasıl yine annemin herhangi bir “dün geceye” dair kızgınlığına karşılık babamın çok güzel bir lafı vardı, “Asla” derdi anneme, “evliliğimiz boyunca asla hiçbir kahvaltıyı kaçırmadım”.

Konumuza dönelim, her gece eve gelip Moore’un kapısını çalan Gogarty’den bahsetmiştik. Bu durumdan artık iyice bıkan Moore, bir gün oturup kendi evinin kapısını yeşile boyuyor. Tek amacı da yandaki sarhoş arkadaşının en azından o kafayla renkleri ayırt edebilmesi ve kendi evine girmesi. Bunu gören Gogarty ise olayı tamamen yanlış anlayıp “benim kapımın neyi eksik” diyerek kendi kapısını kırmıza boyuyor. Bunun işe yarayıp yaramadığı hakkında bir bilgi yok ancak Moore’un ve Gogarty’nin kapılarını diğer kapılardan farklı olarak gören çevre sakinlerinin hoşuna giden bu farklılık, onların da böyle yapmasına neden oluyor.


İrlanda'nın renkli kapıları

Birkaç farklı kapıyla başlayan bu boyama işi yayılarak diğer mahallelere uzanıyor ve bir moda haline geliyor. Herkesin kapısı yan komşusundan daha farklı bir renkte. Yayıldıkça yayılıyor, nereden nereye.

Bu birinci hikayemizdi, şimdi ise İrlandalıların pek övünerek anlattığı ikinci “şehir efsanemize” geçelim.

Yıl 1901’i gösterdiğinde, İngiltere kraliçesi Victoria hayatını kaybediyor. Aslında kendisine daha “kıtlık kraliçesi” deniyor ve İrlandalıların patates yüzünden yaşadığı bu tarihi olayı başka bir yazıda sizlerle paylaşmıştım. Tarımla uğraşan ve küçük bahçelerinde, penceresiz ve tabansız, sadece kapısı samanla örtülü olarak, turba ateşinin dumanının çıkabileceği bir deliği bulunan çamurdan yapılmış tek odalı küçük bir kulübede barınırken yetiştirdikleri tek ürün olan patatesin çürümesiyle başlayan büyük kıtlığın hikayesini burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.


Kraliçe Viktorya

Kraliçenin yasını tutan ve sömürgelerini de işin içine katarak “üzerinde güneş batmayan” ünvanına sahip İngiltere, kraliyet tarafından resmi bir bildiri yayınlıyor.

Bildiriye göre dünyanın neresinde olursanız olun eğer İngiliz hakimiyetinde iseniz, evlerinizin kapılarını yas tuttuğunuzu göstermek amacıyla siyah renge boyayacaksınız deniyor.


Kraliçe Viktorya'nın cenazesi ve siyah kapılar.

Şüphesiz buna uyan binlerce hane evlerinin kapılarını siyaha boyuyor.

Kim karşı çıkıyor dersiniz? Şüphesiz ve tabii ki İrlandalılar!

Değil kapılarını siyaha boyamak, “İngiltere kraliçesi için kimse bize yas tutturamaz” diyerek özellikle kapılarını rengarenk boyamaya başlıyorlar. Tarihin en renkli isyanlarından biri olabilir bence bu.

Bu ilginç renklerle bezenmiş kapılar ve hikayeleri aslında 1970’lere kadar adanın dışında konuşulmuyor ve hatta kimsenin bilgisi de yok. Ta ki yine o yıllarda New York’tan Dublin’e gelen bir reklamcı ve fotoğrafçı olan Bob Fearon’un bu kapıları farketmesi, fotoğraflayıp bir kolaj haline getirmesi ve belki de tarihin en ünlü kartpostallarından biri hale gelmesine kadar.

Yaklaşık 30-35 kapıyı fotoğraflayan Fearon evine, New York'a döndüğü zaman bu kapıları tek bir görselde birleştiriyor.

Zamanının İrlanda Turizm Ofisi'ne başvuruyor ve New York'un meşhur 5. Caddesinde bulunan ofis, tam da Aziz Patrick günü arifesinde (16 Mart, 1971) bunu camına asıyor.

Tabii ki görenlerin müthiş bir ilgisini çekiyor, iş İrlanda'ya kadar uzanıyor ve sonrasında yüzbinlerce adet satılan bir karpostal haline geliyor.


Bob Fearon, 1970

Eminim sizin de gözünüze bir zamanlar, bir yerlerde bu görsel mutlaka çarpmıştır.

İşte o görselin doğru veya yanlış emin olamadığımız hikayelerini de artık biliyorsunuz.

Yağmur devam ediyor ve bu okuduğunuz yazıyı yazarken ikinci kadeh Jameson’umu ve bir güzel biramı da kafaya diktim. Şimdiki planım ise devam etmek. James Joyce'un da Ulysess'de yazdığı gibi,

"Tam bir yeşilaycı mısın?" diye sorduydu Joe.

"İki kadeh arasında hiçbir şey içmem." dediydim.

Slainte,

Ozan
info@viskigurme.com
2020 © ViskiGurme